Üç gündür Diyarbakır halkı ayakta, dağda kimyasal silahlarla katledilen evlatlarına sahip çıkıyor. Gerillalarının cenaze törenlerini düzenliyor, yürüyor, tepkisini her biçimiyle dışa vuruyor. Üzerine kurşun sıkan, bomba atan polis ve askerlere karşı koyuyor, direniyor, direnişini serhildana dönüştürüyor. Diyarbakır’ı Batman ve diğer il ve ilçeler takip ediyor…
Öncelikle vurgulamamız gerekiyor; en son Diyarbakır direnişi gösterdi ve kanıtladı ki, Kürt halkını ve onun özgürlük istemlerini bu sömürgeci düzene, özel savaş rejimine, inkâr ve imha sistemine sığdırmak, onun orasına burasına yamamak mümkün değildir! Kürdistan halkı bu düzene sığmaz! Bu sömürgeci düzende ona inkâr, imha ve her türlü aşağılamadan başka bir yer ve yaşam olanağı yok!
Bu anlamda sürmekte olan Diyarbakır eksenli serhildan, her türlü teslimiyet ve düzen içi çözüm arayışına, reformist politik çizgiye ölümcül bir darbe vurmuştur. Böylece İmralı teslimiyet çizgisinin iflası, bir kez daha direnişlerin yakıcı ateşi altında belgelenmiştir!
Kürdistan’ın özgürlüğü ve bağımsızlığı, ancak, bu zora ve şiddete dayanan sömürgeci sistemin dağıtılmasıyla mümkündür! Diyarbakır serhildanı ve devletin buna verdiği kanlı yanıt, bu gerçeği anlatmaktadır!
Halkımız direniyor, her fırsatta değerlerine sahip çıkmaya çalışıyor. Gerilla cenazelerine sahip çıkıyor, sömürgeci devletin şiddetini ve imha politikalarını günlük olarak yaşıyor… Direniş dışında başka bir seçeneğin olmadığını her gün yaşayarak görüyor ve bilincine işliyor. Bundan dolayı her fırsatta direniyor, tepkisini ortaya koyuyor, gerektiğinde serhildana durmaktan geri durmuyor. Bu, onun dinamizmini, devrimci enerjisini gösteriyor, Kürdistan sorununun yakıcılığını kanıtlıyor! Hem de yıllardır dayatılan teslimiyet, öz boşaltma, bilinç ve ruh katliamı çabalarına rağmen bu yine böyledir!
Burada kimse bu direnişleri, taşıdığı politik öz bakımından İmralı çizgisinin bir doğrulanması olarak karşımıza koymasın! Hayır, bu direnişlerde İmralı veya tasfiye çizgisi yönünde atılan sloganlar ne olursa olsun, direnenler bilincinde olsunlar veya olmasınlar, bu direnişin kendisi İmralı’yı, onun partisini aşan, bir yönüyle onları da sürükleyen bir öze, dinamizme sahiptir!
Unutulmasın ki politik çizgi olarak İmralı, Kürdü bu düzene bağlama, sömürgeci sisteme dokunmadan düzen içine çekme; yaratılan değerlerin ve mevzilerin tasfiyesi temelinde devletin uysal bir vatandaşı haline getirme çizgisi ve pratiğidir. Ama bu tutmadı, tutması da olanaksızdır! Bu ne kadar gerçekse bu çizgi ve pratiğin ulusal direniş ve dinamiklere vurduğu ve vuracağı darbelerin büyüklüğü de bir o kadar gerçektir!
Dağda bu halkın evlatları vuruluyor, katlediliyor, kimyasal silahlarla vahşice öldürülüyor. İmralı partisi PKK/Kongra-Gel buna “savaş” diyor! Genelkurmay bunu “Terörizm” olarak tanımlayıp iç ve dış politika manevralarında kullanılıyor. Özel savaş kurmaylığı kendi çizgisini uyguluyor. Ancak bu noktada Kürt halkının, onun her düzeydeki düşünen, politika yapan ve direnen bireylerinin sorması ve İmralı Partisinden hesap sorması gerekiyor:
Bu kimin “savaşı”? Bu “savaş”ın politik hedefleri ve amaçları nedir? Bunun kadar önemli olan bir soru daha var: Bu “savaş”ın askeri stratejisi nedir? Politik ve askeri olarak nasıl bir yol izlenecek?
Bu soruların bir yanıtı yok. “Savaş” ve bu süreçte katledilen oğullarımız ve kızlarımızın ulusal kurtuluş anlamında politik bir programı, askeri yolunu aydınlatan askeri bir stratejisi yok!
“Af istiyoruz”, “Önderliğimizin özgürleşmesini istiyoruz”, “Tecridin kalkmasını istiyoruz” gibi istemler ve gerekçeler bir savaşın, hele ulusal kurtuluş savaşının politik programı olamaz! Bu istemlerle birlikte “barışçıl çözüm” dedikleri birkaç kültürel kırıntı, bu sisteme kabul edilme dışında bir talepleri var mı?
Olmadığını, İmralı Partisini izleyenler çok iyi bilir!
Ortada bir ulusal bir programa oturan, askeri bir strateji tarafından yolu belirlenen bir ulusal kurtuluş savaşı yok!
Yine halkın devrimci direnişlerini uzun vadeli bir politik programa oturtan ve bu temelde yöneten bir politik öncüsü yok! İmralı partisi ise halk adına ve halk için bir programa sahip olmadığı için olaylar tarafından aşılıyor ve sürükleniyor. Yaptıkları açıklamalar, yönlendirme belgeleri bunu çok net olarak gösteriyor…
Bunlara rağmen halk direniyor, tepkisini gösteriyor; ancak ne yazık bir öncülükten, bir özgürlük programından ve doğru bir taktik çizgiden yoksundur! Böyle olduğu için direnişlerinin sonuçlarını derlemesi, bunu daha büyük direnişlere basamak yapabilmesi çok güç oluyor; ödediği bedeller ile kazanımları büyük bir dengesizliği ifade ediyor… Diyarbakır direnişi altı ölü ve yüzlerce yaralı, yüzlerce tutuklamayla devam ediyor. Katledilenlerin içinde altı ve sekiz yaşlarında bir çocuk da var. Bu bedelin daha da büyüme olasılığı var…
Bu noktada elbette direnmek, her fırsatta değerlerine sahip çıkmak, sömürgeci düzen karşısında dimdik ayakta durmak selamlanması gereken onurlu bir duruştur! Teslimiyet ve reformist politikaların egemenliğine rağmen direnişten geri durmamak devrimci halk direniş damarının ne kadar güçlü ve sağlam olduğunu kanıtlıyor. Bu, devrimciler için her zaman büyük bir umut nedeni ve kaynağıdır!
Ancak bu direniş sürecinin zaaflarını, öncülük noktasındaki çürük ve darbeleyici yanlarını görmek, zaman yitirmeden direnişin özüne denk düşen ve ona cevap verebilecek bir devrimci öncülük yaratmak kaçınılmaz, acil bir zorunluluktur!
Halkımızın direniş damarı, bütün tasfiyeci çabalara rağmen dipdiri ve ayaktadır… Temel sorun tasfiyeciliği etkisizleştirmek, devrimci öncülüğü geliştirmek ve gündemin sıcaklığına taşımaktır! Günün acil ve yakıcı görevi budur!
Halkımızın direnişini selamlıyoruz. Direniş şehitlerini selamlıyoruz.
30 Mart 2006
SOSYALİS-ŞOREŞGER
(Kürdistan Devrimci Sosyalistleri)